Bu Blogda Ara

3 Mart 2009 Salı

İşin Türkçesi...



O Laflarım Boşuna Değildi


Dilimiz konusunda kafa yoran bir dostum, ‘Hürriyet’in İngilizcesi başlıklı yazımda, Hurriyet Daily Newscular’a yazım kılavuzlarından söz edişime pek anlam veremediğini söyledi. Özetle, “Adamlar İngilizce bir şeyler yapıyorlar, sen onlara Türkçenin yazım kuralları konusunda kaynaklardan dem vuruyorsun” diyor.

Arkadaşımın bu dediği ilk bakışta pek doğru bir saptama. Ancak, gözden kaçırdığı şeyler var:

Birincisi, Aydin Dogan says PM seeks to create “calm and silent Turkey” tümcesindeki ‘ğ’ ‘g’ olurken, Ankara poll on Erdoğan’s desk ile Kılıçdaroğlu’s dossiers on Istanbul sözlerindekilere dokunulmamış. Bu ikili uygulama, Aydın Doğan’ın birilerine göre daha önemli olduğunu vurgulamak için mi, yoksa, Recep Tayyip Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun dokunumazlıklarından ötürü mü?

Şimdi de Composed of a rich selection of poems by Khalilullah Khalili, who is considered one of the most famous modern poets of Afghanistan, the book ‘Pervaneler Meclisi’ (An Assembly of Moths) carries traces of Persian mysticism and divine love haberinde şairin başına gelenlere bakalım:

İngilizcenin anayurdundakiler bile artık ‘H’yle başlayan özel adları okutmak için bu harflerin önüne ‘K’ getirmiyor. news.bbc.co.uk’den güncel bir habere bakalım: “Mr Yildirim also paid tribute to the efforts of Capt Hasan Tahsin Arisan, a highly experienced former Turkish air force officer.” Durum Amerikancada da böyle: “On Saturday, hundreds of mourners gathered outside Turkish Airlines’ Istanbul headquarters where Candan Karlitekin, the head of company’s board of directors, paid tribute to pilots Hasan Tahsin Arisan, Olgay Ozgur and Murat Sezer and flight attendant Ulvi Murat Eskin.” (kansascity.com’un haberi) Bizimkiler ne yapmışlar? Akıllarınca, Hürriyet’e İngilizce üzerinden bakmak isteyenlere şirin görünelim, diye, ‘Assembly of Moths’ by Afghan poet now in Turkish haberinde Halilullah Halili’yi ‘k’lerle süslemişler...

İşin tuhafı, bu haberin bir yerinde, kendi adlarını olması gerektiği gibi Hürriyet Daily News & Economic Review biçiminde yazan arkadaşlar, sıra Afganistan’ın Türkiye Büyükelçisi -ünlü Afgan şair Halili’nin şair oğlu- Mesud Halili’nin adına gelince, yine yapacaklarını yapmışlar, hem de fazlasıyla:

«Ambassador Masood Khalili translated his father's book from Dari Persian to English in 2003 with his friend Whitney Azoy. While serving in Turkey he came up with the idea to promote his country's culture after observing the wide range of Turkish interest in poetry.

Heart is the common thing

“They are engineers, doctors, politicians, journalists and photographers but all of them have one thing in common and that is a heart. I thought we should reach out to these people and fill their hearts,” he told the Hürriyet Daily News & Economic Review in an interview.»



Hurriyet Daily Newscularımız, o yarışılamaz şirinliklerini arttırmak için olacak, şu güzelim logolarındaki ‘ü’yü güdükleştirivermişler...

Milliyet, Cumhuriyet, Radikal gazetelerine yapılanlara gelince… Hurriyet Daily Newscularımız, o yarışılamaz şirinliklerini arttırmak için olacak, kendi logolarındaki ‘ü’yü budadıkları yetmezmiş gibi, refiklerinin harim-i ismetlerine de el atmışlar: MILLIYET, CUMHURIYET, RADIKAL.

Elin diline el uzatmazdan önce insanın kendi dilinin kurallarını bir güzel öğrenmesi gerekir, diye düşünürüm ben. Hurriyet Daily News’u kotaranlara o yazım kılavuzlarını salık vermek isteyişim bundandır.


İnal Karagözoğlu
Yarımca, 2 Mart 2009


© 2009 İK

(http://www.ilgilik.net kaynağından)

1 Mart 2009 Pazar

‘Hürriyet’in İngilizcesi



‘Dogan’ın Türkçesi


Bu memlekette herhangi bir şeye şaşanın önce aklına şaşmak, ardından da cehaletine hükmetmek gerekiyor. Burada herkes her aklına geleni yapabilir; şu koşulla: güçlü olanın hikmetinden sual olunamaz, güçsüzün vay hâline... Gelinen nokta budur.

Ben de işte bu yüzden, memleketimizin önde gelen güçlü basın-yayın kuruluşlarından Hürriyet gazetesinin çevrimiçi (online) yayımlanan Hurriyet Daily News namındaki İngilizce yayınında şu lafların hangi akla hizmeten edilebildiğine hiç ama hiç şaşmıyorum:

– Aydin Dogan says PM seeks to create “calm and silent Turkey”

– Ankara poll on Erdoğan’s desk

– Kılıçdaroğlu’s dossiers on Istanbul

– Composed of a rich selection of poems by Khalilullah Khalili, who is considered one of the most famous modern poets of Afghanistan, the book ‘Pervaneler Meclisi’ (An Assembly of Moths) carries traces of Persian mysticism and divine love.

– MILLIYET

– CUMHURIYET

– RADIKAL




Bu tekneden daha çoook ekmek çıkar...

Bunları böyle sıraladıktan sonra, -elimde değil, içimden geldi- bu muhterem zevata Dil Derneği’nin Yazım Kılavuzu adlı yayınından edinmelerini salık vereyim, diyorum. Yok, böyle bir harcama yapmak istemiyorlar mı, o zaman da, belki uğrayıverirler diye bir adres vermek istiyorum; ama onlara nasıl ulaşabilirim, doğrusu, işte bunu bilemiyorum.


İnal Karagözoğlu
Yarımca, 1 Mart 2009


(http://inalkgo.blogcu.com/ kaynağından)


24 Şubat 2009 Salı

Sıradan Bir Yıldönümü

Anılar Anılar İçinde...


Benim çocukluğumda, Erzurum’un iklimi ile Antalya’nınkinin bir olmadığını daha ilkokulun ilk yıllarında öğrenmiş olurduk; ama, yok Balkanlar üzerinden sarkan soğuktu yok Basra’dan gelen sıcak hava dalgasıydı, o günlerin koşullarında böyle şeyleri ne işitirdik ne bilirdik. Bize kadar gelen hava durumu bilgileri olsun mevsimsel haberler olsun pek enderdi.

1950’den sonra, pek çok siyasal haberin yanı sıra bu havadan-sudan haberlerin sayısı da artmıştı. Bunlardan birini hiç unutmam: 1953-54 kışıydı.. bir gün, ‘İstanbul Boğazı buz tutmuş’ haberi yayıldıydı... Radyoda söylenmiş...




Takvimlere sorarsanız kış mevsimindeyiz; ama artık ne doğru düzgün kar görebiliyoruz ne de Tuna buz parçaları getiriyor... Zaman bu bakımdan da değişti.

Bize, düzenli olarak iki gazete gelirdi; taa İstanbul’daki idarehanelerinden aboneydik. Gazetelerimiz çoğu zaman iki bazen de üç gün sonra geçerdi elimize... Samsun Postası’yla geliyordu. Turhal’da trenden alınır, yolcu otobüsüyle Tokat’a getirilirdi. Önce postaneye, oradan müvezziye, ondan da evimize... Gazetemizin bu son yolculuğunu kısaltmak için, her gün hacı bekler gibi Turhal arabasını gözler, meydanda görünür görünmez doğru postaneye koşardım. Görevliler tanırdı beni, gazetelerimizi elden verirlerdi...

Boğaz’ın buz tuttuğu haberinin aslını ancak birkaç gün sonra evcek işte bu gazetelerden öğrendiydik: olan, tam bir buzlanma değilmiş; Tuna’nın Karadeniz’e taşıdığı buz parçalarının yol açtığı yarı buzlanmaymış... Koca koca buz parçaları, Boğaz’ı kaplamış, İstanbul Limanı’na bile yayılarak ‘seyr-i sefain’i durdurmuş*.

*
Takvimlere sorarsanız kış mevsimindeyiz; ama ne doğru düzgün kar görebiliyoruz ne de Tuna buz parçaları getiriyor... Oysa, Karadeniz’e inmek için iki bin yedi yüz yetmiş dokuz kilometrelik yolu yoğun kış koşullarını yaşayarak aşıyor, diye biliriz onu. Zaman bu bakımdan da değişti.

Bugün, günlerden 24 Şubat 2009: Tuna’nın Karadeniz’e taşıdığı buz parçalarının Boğaz’ı aşıp İstanbul Limanı’na yayılarak deniz trafiğini durduruşunun 55’inci yıldönümü.


İnal Karagözoğlu
Yarımca, 24 Şubat 2009


_________________
* Fotoğraf, www.turkeyforum.com alanından.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Yitip Giden Güzellikler...



Mektup


Bir zamanlar, ‘özel’inden ‘açık’ına günlük yaşamımızda önemli yeri olan bir iletişim yolumuz vardı: mektup... Artık unutulmaya yüz tuttu. “Unutuldu” demek belki daha doğru.

Öte yandan, bir yazın türü de olan ‘mektup’, -kimi yazanlarının amacı, ortaya yazınsal bir yapıt koymak olmasa da- pek çok yazarın kalem yürüttüğü bir alan olmuştur. Mektup, umalım, hiç olmazsa yazınsal alanda yaşar...

*
“Selam verdim, rüşvet değildir deyu (diye) almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır deyu iltifat etmediler. Eğerçi (her ne kadar) görünürde itaat eder gibi davrandılar amma (ama) bütün sorduklarıma hâl diliyle (davranışlarıyla) karşılık verdiler.”

‘Mektup’tan söz edilecekse, giriş sözleri bence bu üç tümceden başkası olamaz. Ölümlü dünyadan XVI. Yüzyıl’ın ortalarında ayrılan Fuzuli, derdini yüce bir makama bu sözlerle başlayan yakınma mektubuyla aktarmış. Şair’in geleceğe de gönderme yaparcasına kaleme aldığı ‘Şikâyetname’si, bugünlere ‘mektup’ türünde bir düzyazı örneği olarak da gelmiş... Hiç ama hiç eskimeden...

Fuzuli anlatıyor:

“Dedim: Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?

Dediler: Bizim âdetimiz böyledir.

Dedim: Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.

Dediler: Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.

Dedim: Beratımın gereği niçin yerine gelmez?

Dediler: Zevaittir, husulü mümkün olmaz (Gereksiz şeylerdendir; gerçekleşmesi olanaksızdır).

Dedim: Böyle evkaf zevaidsiz olur mu? (Böylesi bağışlanmış bir şey hiç gereksiz olur mu?)

Dediler: Asitane’nin (Devlet merkezinin [Başkent’in/İstanbul’un]) masraflarından artarsa bizden kalır mı?

Dedim: Vakıf malın (malını) dilediği gibi kullanmak vebaldir (günahtır).

Dediler: Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.

Dedim: Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur (İş hesap sormaya varırsa, tuttuğunuz bu yolun kötülüğü ortaya çıkacaktır).

Dediler: Bu hesap, kıyamette sorulur.

Dedim: Dünyada dahi (da) hesap olur, haberin işitmişiz.

Dediler: Ondan dahi korkumuz yoktur, kâtipleri razı etmişiz.”


Fuzuli, Kanuni Sultan Süleyman’ın, günlüğü dokuz akçe olarak bağladığı aylığının verilmemesi üzerine Nişancı* Celâlzade Mustafa Çelebi'ye yazdığı mektubunu şu satılarla noktalamış:

“Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler, çaresiz, mücadeleyi terk ettim ve mey'us ü mahrum gûşe-i uzletime çekildim (Bana sorularımı yanıtlamaktan başka hiçbir şey vermeyeceklerini ve bu belgenin gereğini yerine getirmeyeceklerini anladım; umarsız kalıp çabalamayı bıraktım ve üzgün ve yoksun bir durumda ıssız köşeme çekildim).”

*
Fuzuli’nin onurlandırdığı yazımı, söze başlarken dile getirdiğim tümcemi yineleyerek noktalamak istiyorum: evet, bir yazın türü de olan ‘mektup’, umalım, hiç olmazsa yazınsal alanda yaşar...


İnal Karagözoğlu
Yarımca, 22 Şubat 2009



________________

* Osmanlı devlet örgütünde, görevi, padişahın imzası demek olan ‘tuğra’yı çekmek olan üstgörevli. Nişancı, Osmanlı’da bugünkü bakanlar kuruluna karşı gelen divan-ı hümayunun önemli bir üyesiydi.

Not: Mektuba özlem duyan okurlarıma, daha önce denk gelmemişlerse, Selim İleri’nin 3 Haziran 2007 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan ‘Yitik Masumiyetin Ardında’ başlıklı yazısını salık veriyorum. Bağlantısı şu:
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=547287 . İK


© 2009 İK

21 Şubat 2009 Cumartesi

Akıllı Geçinenlerin Akıl Almaz Yanılgıları

Seçkinciliğe Övgü mü?



Bu sayfalarda bundan önce, XVIII. Yüzyıldan Günümüze... _ Akıllı Olmanın Bedeli başlığı altında Voltaire’in bir sözü yer aldı: “Akıllı kişilerin en büyük talihsizliği, ahmakların abuk sabukluklarıyla başa çıkmak zorunda olmalarıdır.”

Anımsayalım: Voltaire’in, Fransız Devrimi’nin tohumlarının atılmasına, aydınlanma çağının yeşermesine pek büyük katkısı olmuş.

İşte böyle bir adamın dedikleri, ilk bakışta günümüzde de geçerli bir söz, değil mi?

Ama biraz eşeleyince, düşünce özgürlüğünü de içeren insan hakları konusundaki keskin görüşleriyle tanınan bu Fransız’ın demokrasiden yana olmadığını görmedik mi? Bunu unutmayalım... Peki, ona göre en iyi yönetim biçimi neydi? Aydın tekerkliğine dayanan saltçı bir yönetim biçimi değil miydi?

Bu durumda Voltaire, “Akıllı kişilerin en büyük talihsizliği, ahmakların abuk sabukluklarıyla başa çıkmak zorunda olmalarıdır” yargısını hangi bağlamda söylemiş oluyor? Kendi yönetim anlayışı bağlamında...

Evet, Voltaire’in bu sözlerindeki gerçeklik payını da yadsıyamazdım, ama onun dile getirdiği bağlamda değil... Voltaire, kendi döneminin koşullarına uygun bir yargıda bulunmuş, o kadar... Yalnız, göz ardı da etmeyelim, onun bu yargısı, insan denen düşünen varlık var oldukça her dönemsel koşulda söylenebilecek evrensel geçerliliği olan bir yargı...

Ve hemen buradan, bir televizyon izlencesinin çekip çeviricilerinden bir hanım kızın, “Bu ne biçim demokrasi? Benim verdiğim oy ile ayaktakımının, dağdaki çobanın oyu eşit olabilir mi” sözlerine geçmek istiyorum. Doğal ya da çakma bir ‘sarışın’ olan o hanım kız, “Ayaktakımından olanlar, dağdaki çobanlar vb. ahmaktır” demek istemiş olabilir miydi? Bence evet. Ama bu hanım bile, ne baştan aşağı sarışınları aşağılama üzerine kurulmuş bir televizyon izlencesini ne de ayakta kalma pahasına bu ayıba ayıplar katan sunucusunu kınadı, kınayabildi!... İş, el üstünde tutulan bir gösteriadamı olan bu sunucuya gelince, o sözünü sakınmaz görünen hanım kızın da, aralarında yer aldığı karenin aslarının da bu konuda herkesler gibi suspus olduğuklarına şaşırıyorum. Oysa, şaşırmamam gerekir... Ne gaflet!


Görünüşe bakılırsa bizimkilerin sesi çıkmıyor, çık(aka)mayacak da... Peki, MM'nin kemikleri sızlıyor mudur?! Sızlıyordur sızlıyordur; bundan adım gibi eminim...

Son olarak, şu yargımı yinelemek istiyorum: Günümüzün seçkincileri Voltaire’in bu sözlerine sığınmasınlar; ‘seçkinci’ olmanın ayıbı onlara yetiyor da artıyor...

Yanılıyor muyum dersiniz?


İnal Karagözoğlu
Yarımca, 21 Şubat 2009





© 2009 İK

20 Şubat 2009 Cuma

XVIII. Yüzyıldan Günümüze...



Akıllı Olmanın Bedeli


Fransız şair, yazar, düşünür Voltaire’in bir sözü var: Akıllı kişilerin en büyük talihsizliği, ahmakların abuk sabukluklarıyla başa çıkmak zorunda olmalarıdır (Le plus grand malheur des gens intelligentes, est d’avoir à se débrouiller des malfaisances des imbéciles). Bana göre, günümüzde de geçerli bir söz...

Asıl adı François Marie Arouet olan Voltaire, yazma serüvenine şiirle başlamış, oyunlar, düzyazılar yazmış. Düzyazıları arasında, inanılması güç, sayısı yirmi bini aşan mektupları da var... 1694 yılında geldiği dünyadan 1778’de ayrılan bu Parisli düşünürün, Fransız Devrimi’nin tohumlarının atılmasında, dolayısıyla aydınlanma çağının yeşermesinde büyük payı var.

Düşünce özgürlüğünü de içeren insan hakları konusundaki düşünceleriyle tanınan Voltaire, bu düşüncelerine ve döneminin Fransası’nın yönetim biçimini eleştirmesine karşın, yine inanılmaz bir şey, demokrasiden yana değildi. Ona göre en iyi yönetim biçimi, ‘aydın tekerkliği’ne dayanan saltçı bir yönetim biçimiydi.

“Akıllı kişilerin en büyük talihsizliği, ahmakların abuk sabukluklarıyla başa çıkmak zorunda olmalarıdır” sözlerini, onun bu yönetim anlayışının göstergelerinden biri olarak da görmeme karşın, bu sözdeki gerçeklik payını da yadsıyamam: evet, Voltaire kendi döneminin koşullarına uygun bir yargıda bulunmuş; ama bu söz, bana göre, insan var oldukça her dönemsel koşulda söylenebilecek evrensel geçerliliği olan türden...

Ve hemen şunu da eklemeliyim, günümüzün seçkincileri Voltaire’in bu sözlerine sığınmasınlar; ‘seçkinci’ olmanın ayıbı onlara yeter de artar bile...

Ne dersiniz?


İnal Karagözoğlu
Yarımca, 19 Şubat 2009


© 2009 İK










19 Şubat 2009 Perşembe

Aslında...

Yok Birbirimizden Farkımız,
Farklı Olan Adlarımız

-güncel bir öykü-



Üst çapraz komşum, sağ olsun, çevrede olan bitenlerle pek ilgilenir; ilgilenmekle kalmaz, olur olmaz şeylerden üzüntü duyar. Maşallah, etrafta dertlenmeyecek şey ara ki bulasın!... Diyeceğim, durum kötü.

Dün de böyle oldu. Pazardan dönüyoruz... Önümüzde yerel seçim var ya, bizim burada, adamlar, bizim eve inen yolun başında direklerarası yapmışlar, 30 Mart sabahının çöplerini yolun tepesine asmışlar; bizimki, bunlara bakıp bakıp hüzünleniverdi. Neymiş? Bu ne ziyanlıkmış... “Ya, haklısın” falan dedim, ama pek belli, çok dokunmuş olmalı bu manzara arkadaşa, kös kös yürüyor...

On beş-yirmi adım kadar bu böyle sürdü... “Aman iyi, unuttu” demeye kalmadı gürledi: “Bunlar nasıl olur da yan yana donatma yaparlar?” Ne desem, diye düşünmeme fırsat vermeden de ikinci soruyu patlattı: “Seçim bürolarını da yan yana açmışlar... Olur mu öyle şey!?”

Sanki bütün bu şeyleri ben yapmışım gibi, komşumun beni muhatap almış bir hali vardı... Ben de, sondan başlayarak savunmaya geçtim: “Ağabey, bunlar var ya, dıştan tersinedirler de, içten yan yana giderler. Bu arada olan sana bana olur. Boş ver, ne halleri varsa görsünler...”

Bu sözlerim komşumu rahatlatmış olacak, kazasız belasız evi bulduk. Ama o yine suskun... Şen şatır birisini böyle görünce üzülüyor insan... Ayrılırken, “Bir ara gel de bir kahve içelim... Hem bak sana neler göstereceğim, hoşlanacaksın” dedim. “Bakalım” deyip merdivene yöneldi.

İşte böyle... Dedim ya, her bir şeye de dertlenir; bir türlü “Bana ne” diyemez. Benim bu üst çapraz komşumdan ‘İngiliz’ olamaz yani... Bu yüzden de zırt pırt, ‘stent’ denen şeyden taktırıyor. Vak’a-i adiyeden oldu onunkisi... Kim bilir kaç düzineye ulaştı taşıdığı o meretler; hesabını kendisi bile tutamaz oldu.

Asıl diyeceğim şu: Başbakan çıkıp bir şeyler söylüyor, ya da söylüyorum derken sürç-i lisan eyliyor, bizimki dertte... “Ağabey” diyorum, “boş ver, sana ne?” O diretiyor: bir başbakana bunlar yakışır mıymış? “E, yoruluyor; olabilir... Haliyle yani...” O, “Hayır”, diyor, “olmamalı!” “Eh, n’apayım, bul o zaman bir başkasını” diyeceğim, ama kalbini kırmak istemiyorum, suyuna gitmeye bakıyorum.

Komşum, ikindiyi kılıp indi. Baktım, iyice sakinleşmiş görünüyor... Aman ne iyi! Suyu, sütü ocağa koydum, saatin gerisaymalığını on dakikaya ayarlayıp benim bozuk para koleksiyonunu önüne serdim. Ve bu ‘koleksiyon’ lafına bizimkilerin ‘derlem’ dediğini söylemeyi de unutmadım. Böyle şeyleri sever... Ona göstermek istediğim şey, bu eski paralar içinde beni pek etkileyen tırtıklı kuruştu. Onun bir de tırtıksızını kesmişler ama, dolaşımda pek az süre kalmış...

Komşum benden sekiz yaş büyük; beni pek dinlemiyor, gözleri hazine bulmuş gibi parlamış, paraları, “Ben şunu kullandım, bunu kullandım; şununla şu kadar bilmem ne alırdık, buna yarım okka helva verirlerdi” diye sevip okşayıp, değer sırasına göre yan yana diziyordu... Tam zamanıdır, deyip, kendisine çaktırmadan ayırdığım deliklileri önüne koyuverdim: “Ağabey” dedim, “aha bu da, Başbakanımız’ın, bir vakitlerin kenef parası dediği delikli kuruş.”

Ah, demez olaydım! Sen misin bu ‘olay’ konuşmayı anımsatan!?... Aldı aldı verdi... Zor bela yatıştırdım... Bu arada haliyle süt de taştı, ortalık berbat oldu...

Asıl felaket, komşumu yatıştırma işinin yine bana düşmüş olmasıydı... Başarabildim mi? Evelallah! Nasıl mı? Yazmaya başladığım bir yazıyı okuyarak:







«Delikli Kuruş’a Övgü


1 Kuruşluğun Elde Edilemez Varlığı

Başbakanımız, geçenlerde “Geldik 6 tane sıfırın tamamını da attık mı? Ya paramızı para yaptık be... Eskiden delikli parayla tuvalete gidilirken, öyle bir hale getirdiler ki Türkiye’yi, tuvalete girmenin bedeli bir milyon oldu be... Ha, şimdi kuruşlarla tuvalete girilmeye başlandı. İşte biz buyuz; farkımız bu...” dedi ya, başmuhalif durur mu, o da “Eskiden delikli parayla ihtiyaç giderilirmiş, şimdi delikli olmayan parayla ihtiyaç gideriliyormuş. Başbakan meydanlarda bunu anlatıyor. Kendisinin durumunu gösteriyor bu” diyor.

Şimdi ne anlayacağım ben bu sözlerden? Koca bir hiç!...
Bu arada vatandaş, TL’ye dönüş yapan paramızın pek şirin olduğunu sandığım 1 kuruşluğunu daha görebilmiş bile değil. Başta kocabakkallarda çalışanlar, önüme gelene soruyorum: bu yeni paramıza sahip olmak bir yana dursun, onu gören bilen, ona dokunmuş olan bir tek Allah’ın kulu yok! Niye? Birisine sormak gerek... Bir tek ekmek alabilmek için bile yetmiş beş tanesini bir araya getirmek gerektiğinden midir acaba? Şimdilik, yalnızca bankalar ile kocabakkallardaki göstermeliklerde sergileniyor. Ama ne dokunabiliyorsun ne de bir şey... Ne demişler? “Ben paraya para der miyim para benim olmayınca...” (Attım. İK)


Ulan, diyorum, altı üstü 1 kuruş, bak ne dertlere saldı beni...

.....

Aslında birbirlerinden hiç farkı olmayanların, farkları yalnızca adlarında olanların bizleri düşürdüğü durum işte bu merkezde...»

Üst çapraz komşum biraz olsun rahatlamıştı; ağzımıza sanal da olsa bir tat getirir umuduyla kahve hazırlamaya mutfağa yöneldim. Bu kez başında duracak, taşmasına olanak tanımayacaktım. Zaten sabrım taşıyor, hiç değilse o taşmasın.

Yazımı ne zaman mı tamamlayacağım? 1 kuruşluğuma sahip olur olmaz... Yarın, bankalardan da bir sonuç alamazsam Merkez Bankası’na bir uzanayım diyorum.


İnal Karagözoğlu
Yarımca, 18 Şubat 2009



© 2009 İK