20 Ekim 2012 Cumartesi
Dilin Kemiği –Bileşik Sözcükler
Emre Yazman
Başbakanlığa bağlı bir dil kurumu, başbakanın oluru dışında bir iş yapabilir mi? Elbette yapamaz. Peki, o başbakan gitti, yerine yenisi geldi; yeni başbakan da eski başbakandan çok farklı düşünüyor, ne olacak?
Bu yazıda Türkçenin en sorunlu, en çok hata yapılan alanlarından birini, bileşik sözcükler konusunu ele alacağım. Bileşik sözcükler niçin Türkçenin en sorunlu alanlarından biri? Düşünüyorum da, bundaki en büyük payın Mustafa Kemal Atatürk’ün vasiyetinin hiçe sayılarak, 1983’te Türk Dil Kurumu’nun (TDK) bağımsız bir dernek statüsünden çıkarılıp Başbakanlığa bağlı bir devlet dairesi statüsüne büründürülmesinin geldiği sonucuna varıyorum.
Atatürk acaba, çalışmaları için gelirinden pay ayırdığı Türk Dil ve Türk Tarih kurumlarını niçin bağımsız dernekler olarak kurdurmuştu? Bilmez miydi onları hükümetlere bağlı yapmayı. Belli ki bunun sakıncasının bilincindeydi. O nedenle de bu iki derneğin bağımsız olmasını istemişti.
Başbakanlığa bağlı bir dil kurumu, başbakanın oluru dışında bir iş yapabilir mi? Elbette yapamaz. Peki, o başbakan gitti, yerine yenisi geldi; yeni başbakan da eski başbakandan çok farklı düşünüyor, ne olacak? Olacağı şu: Kurumun uygulamaları ve çalışmaları esen rüzgâra göre değişiklik gösterecek, Kurum tutarlı olamayacak, kafalar karışacak, dil de arapsaçına dönecek.
Farkındasınız değil mi, Türkçenin içinde bulunduğu duruma ne denli uygun sözler…
12 Eylül’ün generalleri Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nu Kenan Evren’in Türk Dil Kurumu’na dönüştürünce ilk el atılan konulardan biri bu bileşik sözcükler oldu. Salt eski TDK’ye karşı çıkmış olmak için, yıllarca yerleşmiş, alışılmış, bellenmiş bileşik sözcükler ayrıldı. Bu arada “ilkokul” da bundan nasibini aldı ve “ilk okul”a dönüştürüldü. “İlkokul”un ayrı yazılmasıyla ortaya çıkabilecek sakıncayı bir örnek üzerinde görelim. Diyelim ki yerini bilmediğiniz bir ilkokula gideceksiniz. Birine sordunuz nasıl gidilir diye. O da sizi yazılı olarak yanıtladı:
“Senin aradığın, anacaddeden sokağa girince sağdaki ilk okuldur” dedi.
Oysa sokağa girince sağdaki ilk okul bir ortaokul olabilir pekala. Sizin aradığınız ilkokul ondan sonra bir yerlerdedir. Sonuç: Size okulun yeri yanlış tarif edilmiştir. Oysa dil, anlaşmamak için değil, anlaşmak içindir. Okulun yeri size şöyle tarif edilmiş olsaydı hiçbir sorun çıkmayacaktı:
“Senin aradığın, anacaddeden sokağa girince sağdaki ilkokuldur.”
Evren’in TDK’si “ilkokul” ile “ilk okul”un karışabileceğini düşünememişti.
Devlet dairesine dönüşünce TDK’ye egemen olan anlayışa iyi bir örnek olduğu için şu anekdotu da anlatmadan geçemeyeceğim.
TDK bir hizmet başlatır. İsteyenlerin adreslerine internetten her gün yabancı bir sözcük için önerilen Türkçe karşılık gönderilir. Yıl 2005’tir ve Yayın Danışmanımız İnal Karagözoğlu’nun gelen kutusuna TDK’den yollanan ileti düşer. O günkü e-postadan “libero” karşılığı için önerilen “son adam” çıkmıştır. İnal Bey, bu önerinin yazımına itirazını şu tümcelerle yapar:
“Sayın İlgililer,
Libero karşılığı olarak önerilen sözcüğün (ikili sözcük kümesinin), yapı bakımından bileşik sözcük olmasının daha uygun olacağı kanısındayım. Böylece, bir kişinin ‘adamların sonuncusu’ olduğunu belirten son adam sıfat tamlaması ile ‘savunmanın gerisinde bulunan serbest savunma oyuncusu’ anlamındaki sonadam bileşik isminin, yapısal ve biçimsel açıdan da biri sözcük kümesi, öbürü de bir sözcük olarak iki ayrı şey olduğu görülür.
Önerimin dikkate alınacağını, en azından yanıtlanacağımı ummaktayım.”
TDK Başkanı Şükrü Halûk Akalın’ın imzasıyla gelen yanıt şöyledir:
“Sayın İnal Karagözoğlu,
Yabancı kelimelerin Türkçeleştirilmesi çalışmalarında kavramları karşılamak üzere kelime birleştirme yolundan da sıklıkla yararlanılmaktadır. Bu yolla oluşturulan sözlere ise bileşik kelime değil birleşik kelime denilmektedir. Birleşik kelimeler, bazı gelenekselleşmiş durumların dışında, belli kurallar dâhilinde ayrı veya bitişik yazılmaktadır. Kurumumuz tarafından libero için önerilen son adam karşılığı da birleşiği oluşturan sözlerden herhangi biri kaynana, pazartesi, danaburnu örneklerinde olduğu gibi ses veya anlam kaybına uğramadığı için bu kurallar çerçevesinde ayrı yazılmaktadır. Dilimizdeki birçok söz, bir bilim, sanat, meslek dalı veya bir konu ile ilgili özel ve belirli bir kavramı karşılamak üzere aynı zamanda terim olarak da kullanılabilmektedir. Son adam sözünün terim veya sıfat tamlaması olarak kullanılışının ayrımı da bu tür sözlerde olduğu gibi kullanım yeriyle ilgili olacaktır.”
İnal Bey gelen yanıtı yorumlarken şöyle demişti: “Bu ‘bileşik mi birleşik mi’ konusu netameli bir konudur (!); durup dururken azar işitmek bile işten değildir.”
Bu yazışmayı izleyen yıllarda TDK’nin o zamanki başkanı Şükrü Halûk Akalın ile dilci Emin Özdemir televizyondaki bir tartışma izlencesinde bir araya gelmişlerdi. Emin Özdemir’in şu sözlerini unutmam olanaksız: “Sayın Akalın, ‘birleşik’ müttehit, ‘bileşik’ ise mürekkep anlamına gelir.”
Eğer daha önce farkına varmadıysa, Akalın hatasını o gün anlamış olmalıydı. Özdemir’i dinledi ve hiçbir şey söyle(ye)medi. Sükût ikrardan gelirdi.
Asıl konumuza dönersek… Kenan Evren’in TDK’si kafaları epey bulandırdıktan sonra yanlıştan döndü. Yani “ilk okul” bir süre sonra aslına rücu ederek “ilkokul”a dönüştü. Ancak hatalar öylesine çoktu ki, döne döne bitirilemedi. TDK’nin Türkçe Sözlük’ü hâlâ tutarsızlıklarla dolu. Sözgelimi karasinek, sivrisinek bileşik sözcük kabul edilirken, atsineği, köpekbalığı, devekuşu, eşekarısı, balarısı ayrı yazılmakta. Gelin de şimdi TDK’nin yazım kılavuzuna güvenin. Ben asla güvenmediğim için, Atatürk’ün TDK’sinin devamı niteliğinde olan Dil Derneği’nin Yazım Kılavuzu’nu esas alıyorum.
Yazıyı, bitişik yazılması gerekirken yaygın olarak ayrı yazılan, ayrı yazılması gerekirken de yaygın olarak bitişik yazılan sözcüklere örnekler vererek bitiriyorum.
Ayrı yazılması gerekenler: ev sahibi, fark etmek, göz önüne almak, hafta sonu, hak etmek, her bir, her gün, hoş bulduk, hoş geldin, hoşça kal, sağ ol, sevk etmek, terk etmek, yanı sıra, yıl başı (ocak ayının başları), yıl sonu.
Bitişik yazılması gerekenler: açıkoturum, açıköğretim, alışveriş, altüst, altyapı, antepfıstığı, bilgiişlem, birçok, birtakım, genelkurmay, gözaltı, herhangi, hiçbir, hindistancevizi, ilkyardım, işbirliği, malvarlığı, Ortadoğu, öngörmek, sosyoekonomik, uluslararası, veritabanı, yılbaşı (ocak ayının ilk günü), yüksekokul.
Son olarak bugün / bu gün ayrımı…
Bugün: içinde bulunulan gün. Örnek: Bugün günlerden pazar.
Bu gün: belirli bir gün. Örnek: 19 Mayıs çok özel bir gündür. Bu gün Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı sayılır.
© 2012 EY.ilgilik
14 Şubat 2012 Salı
‘Cumhurbaşkanına Sorun’un Ardından
Biliniyordur, Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, bu yılın başında herkesin istediği soruyu kendisine sorabileceği bir etkinlik başlattı: ‘Cumhurbaşkanına Sorun’. Böyle bir şey ülkemizde ilk kez oluyordu. Verilen bir haftalık sürede 14 bin kadar soru ulaştı Köşk’e ve bunlardan 220’si ‘beğendim-beğenmedim’ yöntemiyle halkın oyuna açıldı. 20 Ocak’a kadar süren oylamaya gelen iki milyon dolayındaki oyla en beğenilen sorular belirlendi. Bunlardan ilk onun sahipleri, 28 Ocak günü Köşk’te Sayın Cumhurbaşkanımız’ın konuğu oldular, sorularını kendilerine sözlü olarak iletip yanıtlarını aldılar.
‘Cumhurbaşkanına Sorun’da beğenilen soruların ilk onuna girenler Cumhurbaşkanı Gül’ün konuğu oldular.
İlk ondaki sorulardan biri şuydu: “Televizyonda yayınlanan programlar (özellikle gündüz kuşağı ve diziler) hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce de daha kaliteli programlar için RTÜK’ün daha etkin çalışması gerekmiyor mu?”
Sorunun sahibi, üniversite öğrencisi bir hanım kızımızdı.
Böyle dört dörtlük bir sorunun bir genç hanımdan gelmiş olması bizim evde sert ve soğuk bir rüzgâr esmesine neden oldu. Şöyle anlatayım: Bu etkinliğin haberi veriliyordu televizyonda; eşim, televizyon yayınlarından yakınıldığını duyar duymaz alıp alıp vermeye başladı. Neymiş? Bakıp da ders almalıymışım: bir genç kız bile bu konuda fikir sahibiymiş, hem de bunu devletin en üst makamına çekinmeden soruyormuş, ben ise, yazılar yazıyorum, diye dolaşıp duruyormuşum ortalıklarda... Kaç kere söylemişmiş şu işi de bir yazsana, diye...
Ben susuyorum.
Eşimin hırsı dinince, hanım kızın sorusunun başka bir konuda olduğunu anlatmaya çalıştım sakin sakin: “Senin televizyonlarla asıl derdin benim bildiğim iki şey” dedim, “konuşmalı bir izlencede, bir dizide, bir belgeselde falan ya da gezip tozma şeyinde, fondaki müzik ile konuşmaların birbirleriyle savaşmasından yakınmıyor musun? Bu bir; ikincisi de, bir şeyi belirli bir seste izlerken izlerken reklama ya da tanıtıma geçişte bu şiddetin neredeyse ikiye, üçe katlanmasından, bizi yerimizde zıplatmasından... Hele de biraz mayışmışsan ya da uyukluyorsan...” Bu son durum dizi özetlerinde haddini aşıyor ve ben de yakınıyorum bu işten.
Eşimin ‘şu iş’ dediği işte bunlardı. “Tamam mı?” dedim. Baktım, ses etmiyor, devam ettim: önce hanım kızın sorusu ile Sayın Cumhurbaşkanı Gül’ün buna verdiği yanıtı özetledim o hengâmede aklımda kalan kadaryla. Eşim, haberde aktarılan o yanıtı dinlememişti çünkü...
Sayın Cumhurbaşkanımız’ın küçük hanımın sorusuna yanıtı şöyleydi: “Gündüz programlarını seyretmediğimi sizler de tahmin edersiniz. Bu yönde çok duyum alıyorum, şikâyetler var; kalitenin, seviyenin düştüğü yönünde. RTÜK bunları inceliyordur ve eminim ki çalışmaları vardır. Buralarda da yasakçı zihniyetle yaklaşırsak sonuç alamayız, ama özendirici bir şekilde herkesin kendi içinde otokritik yapması, toplantılar yaparak, ortak şikâyetlere önem vermesi sağlanırsa mesafe alınabileceğini düşünüyorum.”
Bunları dinledikten sonra, “Peki” dedi, eşim, “sen hâlâ öööyle oturacak mısın?” Aklı hâlâ benden beklediğini yerine getirmemiş olmamdaydı.
Hayır, oturmayacaktım. Bu vartayı atlattığıma şükredip durumu masaya yatırdım. İşe şuradan başladım: Bu hanım kızımızın sorusu neydi? “Televizyonda yayınlanan programlar (özellikle gündüz kuşağı ve diziler) hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce de daha kaliteli programlar için RTÜK’ün daha etkin çalışması gerekmiyor mu”, değil mi? Peki, kızımız niye “özellikle gündüz kuşağı ve diziler” diye bir parantez açmış olabilirdi ve “daha kaliteli programlar için RTÜK’ün daha etkin çalışması gerekmiyor mu” diye sormasının amacı neydi? Pek belli, sorucu hanım kızımız, gündüz kuşakları ile dizilerden yakınıyor; çünkü, gündüzleri çoluk çocuk da görebiliyor ‘ahlakdışı’ şeyleri ve bu ‘kalitesiz’ programlar yerine ‘kaliteli’ programlar konması için Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’ndan medet umuyor ve bu düşünce ve görüşünü de Sayın Cumhurbaşkanımız’a onaylatmak istiyor.
Bu üstü kapalı niyet karşısında verilen yanıt ise olabildiğince ilginçti:
-Gündüz programlarını seyretmediği için bu konuda söyleyebileceği bir şey yoktu;
-Ama, hanım kızımızın dediği gibi, kalitenin, seviyenin düştüğü yönünde duyumlar, şikâyetler alıyordu;
-RTÜK’ün bunları incelediğinden ve gerekli çalışmaları yaptığından emindi;
-Ancak, bu konuya da yasakçı zihniyetle yaklaşılırsa sonuç alınamazdı;
-Televizyonlar bu konuda kendi içlerinde özeleştri yaparlarsa, bu yönde özendirici olurlarsa ve ortak toplantılar düzenlerlerse iyi sonuçlar alınabilirdi.
Ben, Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Buralarda da yasakçı zihniyetle yaklaşırsak” diye başlayan sözlerindeki ‘de’ bağlacından ne kadar tedirgin oduysam, ‘yasakçı zihniyetle sonuç alınamayacağı’ yönündeki yargısından o kadar mutlu oldum. Ve ‘otosansür’ değil de ‘otokritik’ demesinden de... Kendi kendini kısıtlama işinin basın yayın dünyamızda almış başını gitmekte oluşuna inat...
Her neyse... İşte açıklıyorum: niyetim, televizyonların bize eşimin yakınmalarındaki türden ettiklerine sessiz kalmamak, sivil bir karşı duruş hareketi örgütlemek.
Ama nasıl?
İşte şimdi arpacı kumrusu gibi düşünmem bundandır.
İnal Karagözoğlu
Yarımca, 11 Şubat 2012
_____________________
(Görsel, Medya Zaman Com Tr kaynağından.)
Kaynak: http://www.ilgil.net/
12 Mart 2010 Cuma
İstiklal Marşımız’a Dair
Turkcell Süper Ligi’nin 24’üncü haftasından akılda kalacak şeylerin başında, bana göre, İstiklal Marşımız’ın ıslıklanması da gelecek olmalı. Bu durum ilk değil. İstiklal Marşımız’a pek çok kere saygısızlık yapıldı bu ülkede. Türlü fırsatlarla, türlü biçimlerde…
İstiklal Marşımız, Anayasamız’da 3’üncü maddede yer alıyor:
«III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti
MADDE 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.»
Bu madde, Anayasamız’ın değiştirilemeyecek hükümlerinden:
«IV. Değiştirilemeyecek hükümler
MADDE 4. – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.»
Bu durumda, kestirmeden bir yargıyla, “İstiklal Marşımız’ın ıslıklanması sürüp gidecek” denebilir… Öyle mi?
*
İstiklal Marşı’nı neden ıslıklıyorlar?
Bu soruya yanıt vermenin yolu, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg’in geçen yıl Ekim ayında açıklanan ülkemizdeki azınlıklarla ilgili raporuna bakmaktan geçiyor. Komiser Hammarberg’in bizim öğrenci andındaki “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözüne takmış olduğunu görmek, bu soruyu yanıtlamayı kolaylaştırıyor. Çünkü Bay Hammarberg, bu sözle etnik ayrımcılık yapıldığı kanısında… Ve, “Azınlık tanımının Avrupa’daki tanımına uyarlanması, ancak Anayasa değişikliği ile mümkün. Bu değişiklik mutlaka yapılmalı” diyor. Adamın raporunun özü bu.
Benim bildiğim ise şu: ’24 Anayası’nın 88’inci maddesinin birinci fıkrası, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle ‘Türk’ ıtlak olunur.” diyordu (‘ıtlak olunmak’, sözün gelişinden de anlaşılıyor, ‘adı verilmek’ demek). Bu anlatımın bugünkü anayasamızdaki karşılığı, ‘Türk vatandaşlığı’nı tanımlayan 66’ncı maddenin ilk fıkrası. Tek tümcelik fıkra şu: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”
Bu iki anlatım beni, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk milleti denir” sözüne götürüyor.
Gördüğüm kadarıyla, İsveçli diplomat Hammarberg İstiklal Marşımız’daki ‘ırk’ sözcüğünü görmemiş ya da ona bunu gösteren olmamış. Ya görseydi?!... Bu “Ya görseydi” sözüne soru imi ile ünlemi laf olsun diye koydum; ‘Hammarberg’lerden korktuğumdan değil… Yapacaklarını yapmaktalar, daha n’etsinler ki…
Ama ben, evvel ahir, bu ‘ırk’ sözünün İstiklal Marşımız’da yer almış olmasını yadırgamışımdır. Niye? İstiklal Marşı’nın sözlerini yazan Mehmet Akif’in özelliğini bildiğimi sandığım için… Akif, yurtseverliğiyle, ülke sorunlarına olan yakın ilgisiyle, köksüzlüğe karşı oluşuyla tanınan ve işlediği konulara dinsel açıdan bakışı ağır basan bir edebiyatçı, çok özel bir şair değil mi? Peki, hiçbir yapıtında ırkçılıktan eser olmayan Akif İstiklal Marşı’nın iki dizesinde neden ‘ırk’ sözcüğünü kullanmış olabilir? Bana göre, vezin tutturmak için: “Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?” ve “Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal;”…
Şimdi düşünüyorum:
- Biz, devlet olarak, millet olarak ırkçılığa karşı mıyız? Evet. Ama bu büyük toplumun içinde kimileri de ırkçı olabilir mi? Olabilir. “İstisnalar kaideyi bozmaz” demez miyiz? Bir kişi, hukuka aykırı işler yapmadıkça istediği düşünceyi taşıyamaz mı?
- Ben şahsen, aile geçmişimde hangi kökenden analar babalar, dedeler nineler var, bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Ayrıca, yedi göbek geçmişini belgelere dayalı olarak bilen varsa beri gelsin…
- Türk Milleti’nin ırksal bir listelemesini yapmak olanaksız. Bu yargıya varmak için Osmanlı padişahlarının kaydı kuydu bilinen soylarına bakmak bile yeterli.
- Bu milletin geçmişinde arı ırk üretme gibi bir derdi olmuş mu? Hayır.

İnsan Harası.
Fransız yazar Louis-Charles Royer bu romanını,
Naziler’in arı ırktan insan elde etmek için
uyguladığı söylenen yöntem üzerine kurmuş.
Ve yeri gelmişken söyleyeyim, “falanca filanca kardeşlerimiz” sözleri, herkes birbirine karışmış olduğundan temelsiz; dolayısıyla yanlış. Üstelik, birilerini ‘ötekileştirme’ kokuyor.
*
Şimdi de İstiklal Marşımız’ın kabulüne bakmak istiyorum: İstiklal Marşımız Meclis kararıyla* kabul edildi. İlk millet meclisimiz olan Büyük Millet Meclisi’nce 12 Mart 1337’de… Miladi 1921’de. BMM’de ilk okunuşu da 1 Mart 1921’de olmuş.
Öyleyse, Meclis, TBMM yeni bir karar alır, İstiklal Marşı’ndaki ‘ırk’ sözcüğünü ‘halk’ olarak değiştirir, olur biter. Vezne de halel gelmez.
Kuşkusuz, bu ‘yenilenen’ ‘İstiklal Marşı’na da karşı olanlar olacaktır. ‘Hammarberg’lerin maşalığını sindirebilir misin sindiremez misin, … Bütün mesele bu.
*
Bugün, İstiklal Marşımız’ın milletçe kabulünün yıldönümü. Kutlu olsun!
İnal Karagözoğlu
Yarımca, 12 Mart 2010
_____________________
* tr.wikipedia.org (bkz. Kaynakça)
© 2010 İK

(www.ilgilik.net kaynağından)
4 Mart 2010 Perşembe
Şimdi Bilgileri Tazeleme Zamanı
18 Ocak’taki yazımda, “Bir sonraki yazımda, ‘Halkoylaması nedir ne değildir’ demeye çalışacağım” demiştim. Epey gecikmiş olarak o sözümü yerine getirmeye çalışacağım. Bu gecikme, biraz da koşulların tahminimden geç oluşmuş olmasından kaynaklanıyor…
Sözlükler, ‘halkoylaması’ için benzer sözcüklerle aynı tanımlamayı yapıyor. Bunlardan anlaşılan şu: ortada siyasal ya da toplumsal bir sorun olacak, halkın bu konudaki olumlu ya da olumsuz görüşünü belirlemek için ‘evet’ ya da ‘hayır’ diye iki seçenekli genel bir oylama yapılacak…
“Evet mi hayır mı?” Bana bu sorunun bir tek şey için sorulmasını isterim.‘Halkoylaması’ sözünün Frenkçesi ‘referandum’. Aslı Latince bir sözcük… Fransızlar ‘référendum’, İngilizler ‘referendum’ biçiminde yazıyor; biz Fransızlar gibi sesletiyoruz.
İki şey daha eklemem gerekiyor:
Birincisi, bu sözcük, Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğünde ‘halk oylaması’ diye ayrı ayrı yazılan iki sözcükten oluşan ‘birleşik sözcük’ olarak verilmiş; bir anlamının da ‘plebisit’ olduğunu söylüyor bu sözlük. İkincisi de, -konunun dışında olmasına karşın söylemeden edemeyeceğim- Türk Dil Kurumu, ‘bileşik sözcük’ tanımlamasını yanlış bulduğundan olacak, bu dilbilgisi terimine ‘birleşik sözcük’ diyor. Ben, ‘bileşik sözcük’ demeyi doğru bulanlardanım.
Her neyse, asıl konuya döneyim:
Halkoylaması uygulaması hukuk sistemimize 1961 Anayasası’yla girmiş ve ilk kez de bu anayasa dolayısıyla yapılmış. Ülkemizde bugüne kadar beş kez halkoylamasına gidilmiş; ikincisi, 1982 Anayasası’nın kabul edilip edilmemesi; üçüncüsü, kimi siyasetçilere ’82 Anayasası’yla konan siyasal yasakların kalkıp kalkmaması; dördüncüsü, yerel seçimlerin bir yıl öne alınması yönünde Anayasa’da değişiklik yapılıp yapılmaması; beşincisi de, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilip seçilmemesi ile yine Anayasa’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılıp yapılmaması konularında olmuş. Bunlardan yalnızca dördüncüsünde ‘hayır’ oyları kazanmış.
Şimdi de plebisite bakmak istiyorum.
Latincede ‘halk’ anlamına gelen ‘plebs’ ile ‘karar/kararname’ demek olan ‘scitum’ sözcüklerinin bileşmesiyle ortaya çıkan bir sözcük plebisit. ‘Plebiscitum’… Bu sözcük, son yüz yıllık tarihte ve günümüzde, özellikle siyasi konularda halkoyuna başvurmayı anlatıyor. Örneğin, I. Dünya Savaşı’yla ortaya çıkan yeni paylaşımda bazı ülkeler ile bazı bölgelerin hangi devlete bağlanacağı bu yolla saptanmıştı. Hatay Cumhuriyeti de bu yolla kurulmuş… Bu arada, Hindistan ile Pakistan arasındaki Keşmir anlaşmazlığının da plebisitle çözüme kavuşturulmak istendiğini hatırlamak gerekiyor. Bu örneklere bakınca, plebisitlerin, bir tür ‘kader belirlemesi’ anlamına gelen halkoylamaları olduğu söylenebilir. Bir de şu var: hukukçular, hükümetlerin bazen demokratik yöntemle yapılan halkoylaması yerine plebisiti yeğleyerek siyasal partileri devreden çıkarıp doğrudan halka başvurma yoluna gittiklerine dikkati çekiyorlar.
Halkoylaması konusuna yeniden döneyim: ben kendi adıma, bir halkoylamasında bir tek şeye ‘evet’ ya da ‘hayır’ dememin istenmesini isterim. Birden çok şey arasında kimine ‘evet’, kimine de ‘hayır’ diyeceğim şeyler olmasından doğal ne olabilir? (bkz. 5’inci halkoylamamız.)
İnal Karagözoğlu
Yarımca, 3 Mart 2010
© 2010 İK
__________________
* http://www.ilgilik.net/ kaynağından alındı.
2 Mart 2010 Salı
Senaryo -10-
(http://www.ilgilik.net/2010/03/02/senaryo-10.html kaynağından)
s e n a r y o
ya da bir sevdayı resmetmek
bir anlatı denemesi
inal karagözoğlu
-10-
İlk bölüm için tıklayınız.
SİNEMANIN BAHÇESİ.
Sedat ablasının yanına doğru gitmektedir. (Sedat’ın çarpıcı görüntüleri. Çevreden genel/yarı genel görüntüler...)
Sedat ablasının yanına iyice yaklaşmıştır. Nazire, başını arkaya çevirmiş, oturduğu yerden hâlâ ilerilere bakmaktadır, kardeşinin yakınına gelmiş olduğunu görmemiştir.
NAZİRE (gitmek için ayağa kalkar [kızgın]): Şimdi bulurum ben onu... (birkaç adım atar)
MACİT (Nazire’yi hırkasından tutup durdurur): Dur, sen gitme... Ben bakarım.
Macit uzaklaşmaya başlarken Nazire öfkeyle yerine otur.
Macit, fıstık yiyerek yavaş adımlarla yürümektedir; solundaki sandalye bölüğünde oturan bir kızla bakışır, kısa bir süre başı kıza dönük olarak ilerler, bu sırada yanından geçen Sedat’ı görmez. Sedat, solundaki sıralara bakarak ilerlemektedir, o da Macit’i görmez. (Macit’in, kızın, Sedat’ın çarpıcı görüntüleri... Çevreden genel/yarı genel görüntüler...)
Sedat ablasının yanına gelir, bir an durur, ablasının saçını çeker.
NAZİRE (hışımla döner, Sedat’ı görür; kızgınlığı artar): Nerdesin lan sen?!..
SEDAT (gülerek): Burdayım...
NAZİRE (azarlarcasına): Burdaymış... Hıh... Yalan söyleme...
SEDAT (gülmektedir): Valla!.. (geçer, Nazire’nin solundaki sandalyeye oturur.)
NAZİRE (kızgın ve uyarırcasına): Yemin etme, çarpılacaksın!..
Sedat gülmeyi keser, ileriye doğru bakmaya başlar.
NAZİRE (kızgınlığı sürmektedir; makine dairesini işaret ederek): Görmedim mi, yine ordaydın... Nereye yok oldun!?.. Aşşaya (aşağıya) düştün zannettim. Bir gün düşeceksin tepe üstü, o olacak...
SEDAT (yüzünü dönmeden, kendinden emin): Ben düşmem!..
NAZİRE (biraz yumuşamıştır; küçümsercesine): Hıh, düşmezmiş!.. Geçen sene kirazdan düşen ben miyim?
SEDAT (ablasına döner, ciddi): Dal kırıldı da ...
NAZİRE (Sedat’ın sözünü keser, makine dairesini işaret ederek): Gözün hep tepelerde de ondan oğlum... İpince dala binersen...
Sedat susar. (Çevrenin yarı genel görüntüleri, konuşmalara uygun açı-karşı açı görüntüler...)
NAZİRE (kısa bir sessizlikten sonra gözdağı verircesine): Bir daha yanımdan ayrıl, bak babama söylemiyor muyum!..
SEDAT (umursamaz): Söyleee...
NAZİRE (gözdağını sürdürür): Görürsün, sinemaya gönderir mi o zaman?!..
SEDAT (daha da umursamazlıkla omuzlarını kaldırıp indirir): Seni de göndermez!..
NAZİRE (şaşırmış): Niyeymiş?!..
SEDAT (kuşkusu yokçasına): Yalnız göndermez ki... (kıs kıs güler)
NAZİRE (aldırmaz görünür): Ablam yok mu?
SEDAT (umursamazlığı sürmektedir): Olsuun... Hiç göndermez.
Suskunluk. Nazire kızgın ve somurtmuş, ilgisizce oturmaktadır. Sedat, çevreyi taramakta, gazoz satıcısı büyücek çocukla ve kimi çocuklarla karşıdan karşıya işaretleşerek konuşmaktadır.
Hoparlördeki müzik sona erer; bu, “filmden önce çalınan son parça” diye bilinen parçadır. (Çevrenin yarı genel görüntüleri, konuşmalara uygun açı-karşı açı görüntüler...)
NAZİRE (birden telaşlanır, yerinden fırlar, sinemanın arka taraflarına bakar): Macit sana bakmaya gittiydi...
Sedat, umursamaz bir görünüştedir. Sinemanın başlayacağını bildiren birinci zil çalar.
NAZİRE (daha da telaşlı, kendi kendine): Nerde acaba?!.. Bu da hepten dangalak anam... (bakınmaktan vazgeçip hırsla yerine oturur)
İkinci zil. Seyirciler arasında hareketlenmeler... (Çevreden genel/yarı genel görüntüler.)
Üçüncü zil.
Sedat, üçüncü zilin çalmasıyla birlikte ayağa kalkıp heyecan içinde büyük bir dikkatle makine dairesinin küçük pencerelerini gözlemeye başlar. Nazire, Sedat’ı kolundan çekerek zorla yerine oturtur, ardından da bir kez daha arkalara, ara yollara birkaç saniye bakınır, sonra da omzunu silkip önüne döner. (Çevreden birkaç genel görüntü.)
Sinema başlar: Bir fragmanın ardından sessiz bir Fransız filmi...
Perdede görüntüler... Sinemanın ön sıralarında oturan çocuklar, hep bir ağızdan jeneriği okumaya çalışmaktadır. Bu “toplu okuma”ya, öbür bölümden de katılan çocuklar, delikanlılar olmakta, her yaştan kimi büyük insanların da ağızları kıpırdamaktadır. (Görüntüleri tamamlayan sesler.)
..........
Film arası. Çevreden görüntüler. Sedat kalkar, gitmeye davranır.
NAZİRE (pantolonunun kemerinden tutarak Sedat’ı engeller; sertçe): Nereye!?
SEDAT (kurtulmaya çalışır): Bırak... Macit’e bakacağım...
NAZİRE (Sedat’a inanmaz görünmektedir): O kendi gelir... (makine dairesine doğru bir el hareketi yapar): Yine oraya çıkacaksın değil mi!?.. (Sedat’ı oturtur)
Macit, tanıdıklarıyla çok kısa konuşmalar yaparak önlerden yerine doğru gelmektedir; eli boştur (fıstıklarını bitirmiş); birini arıyor gibidir: az ileride gazozcuyu görür, bir gazoz alır, ağzını başparmağıyla kapatarak birkaç kez salladığı şişeyi biraz önce konuştuğu kendisinden biraz kabaca olan erkek çocuğuna doğru tutar, parmağını aralayıp çocuğun yüzüne gazoz fışkırtır. Çocuk, bir yandan bacağını sallayarak Macit’e vurmak ister, bir yandan da bir tükürük savurur, sonra da kaçmaya başlamış olan Macit’i kovalar ama yetişemez.
ÇOCUK (geri döner, Macit’in arkasından): Ulan sıpa, ben sana gösteririm!.. (döner, yerine doğru giderken) Fırlatma... N’olacak... (söylenerek yerine doğru yürür)
Macit nefes nefese yerine yaklaşmıştır.
NAZİRE (Macit’i görür): Hah işte, geliyor... İyice şapşalladı... Seni önlerde aramış koca kafa...
Macit yerine geçerken, iki kardeş ona alayla ve gülerek bakarlar. Tam bu sırada elektrikler çok kısa aralıklarla üç kez sönüp yanar.
Sedat, elektriklerin sönüp yanmaya başamasıyla birlikte başını hemen makine dairesine çevirir: gözlerini makine dairesinin küçük pencerelerine dikmiş, aralarında oturduğu ablası Nazire ile Macit’e eliyle bir şeyler anlatmaya başlamıştır; Nazire de Macit de Sedat’ın anlattıklarına pek ilgi duymamaktadırlar, makine dairesine doğru bir an için istemeye istemeye bakıp hemen önlerine dönerler.
Elektriklerin sönüp yanmaya başamasıyla birlikte izleyicilerde de hareketlenmeler... Çocuk izleyicilerde belirli bir sevinç gösterileri...
..........
Sedat, ayağa kalkmış, heyecan içinde o küçük penceresinde Makinist’i görebilmeyi umut etmektedir; bu olmaz. Sedat artık, objektifin önündeki pencerecikten çıkıp genişleyerek gidip perdeyi kaplayacak olan ışık demetini bekliyordur... Sedat, o beklediği ışığı görür görmez perdeye döner.
Kararma.
(s ü r e c e k)
Önceki bölümler için tıklayınız: 1 2 3 4 5 6 7 8 9
© 2004 İK
24 Şubat 2010 Çarşamba
Duruma Aykırı Bir Söz
http://www.ilgilik.net/ kaynağından 21 Mayıs 2008 tarihli bir yazım; altbaşlık: "Yargıçlar Konuşmaz, Karar Verir".
İnal Karagözoğlu
Ekmekler Nicedir Bozuk…
Geçen pazar günü bir gazetede ekmekten de söz ediliyordu. Hem de iki yerde… İnsanları salak yerine koyan reklam yazılarıydı bunlar. Frenklerin ‘advertorial’ dedikleri haber görümünde tanıtım şeyleri…
Bunları görünce, yıllar önce kesip sakladığım bir yazıyı aradım. Ekmek diye yediğimiz şeyin ne kadar ekmek olduğunu irdeleyen, “ekmeğimi istiyorum” diye haykıran bir yazıydı. Bulamadım. O zamanlar daha ekmekte de dışa bağımlı duruma getirilmemiştik. Yazının sahibi bilmem bugünleri gördü mü? Gördüyse acaba neler demiştir?
*
Ekmek önemli. Başta gelen ihtiyaç. Nimet. Öpüp de başımıza koyduğumuz. Ve pek çok anlam yüklemişiz ekmeğe… Atasözlerinde, özlü sözlerde, şarkılarda, türkülerde, deyimlerde, yeminlerde, … yer almış. Yazar çizerlerin de ekmekten söz etmişlikleri var… En azından yapıtlarında ‘ekmek’ sözü geçmiştir. Onlardan biri de Oktay Akbal. Bir kitabının başlığını bu sözcük üzerine kurmuş: Önce Ekmekler Bozuldu. Akbal’ın ilk kitabı; 1946’da yayımlanmış…

Ekmek önemli. Başta gelen ihtiyaç. Nimet… Ekmekte unun niteliği çok önemli. Hele de mayanın…
‘Önce Ekmekler Bozuldu’sunda neler anlatıyordu Oktay Akbal? Yetişkinliğe yeni ulaşmış bir kişinin düşlerini, aşklarını, … ve umutlarını… Bütün bu duygusal seslenişlerin arkasındaki görüntüde, İkinci Dünya Savaşı’na girme korkuları içinde çırpınan bir büyük kent vardır; o kent İstanbul’dur…
940’lı yıllar çok uzakta kaldı. O yılların İstanbulu da…
*
İstanbul, bu ülkede yaşayanlardan, yaşananlardan birer parça taşıyan bir kent. Ve hemen herkes, “Nerede o eski İstanbul” diye hayıflanıyor. Ama bizler, her birimiz, ‘o eski İstanbul’ her ne ise, onu birinci elden bozanlardan biri değilsek bile en azından bu bozulmaya ‘emeği çeçmiş’ olanların ailesinden gelen birisi değil miyiz?
Ve yalnızca İstanbul’u mu bozduk? Becerimizin göstergesi bu kente ettiklerimizle mi sınırlı? Bozulmadık neyimiz kalmış?
Akbal’ın ‘bozuldu’ dediği ekmeği bulmak bile artık hayal.
*
Ekmeğin bileşenleri un, tuz, su, maya. Unun niteliği bu işte çok önemli. Hele de maya… Tabii, hamur tutma, mayalama ve pişirme koşullarını yerine getirmezseniz ekmek yapamazsınız… Yani, bu iş ustalık ister. Hamurkârından pişiricisine kadar… Fırıncı? Her şeyden önce, eksik vezin peşinde olmamalı.
*
Ekmekler çoktandır bozuk; şimdi öncelikle mayayı yenileme zamanı. Yeniledin yeniledin, yoksa, gitti gider…
İnal Karagözoğlu
Yarımca, 23 Şubat 2010
© 2010 İK
